3 Ocak 2013 Perşembe

Çıkışlar hediyelik eşya dükkanından


2010 yapımı meeeşşhuur... muhalif sokak sanatçısı Banksy filmi.  "Paramount Pictures" ile dalga geçerekten, yapımcılığını "Paranoid Pictures" isimli herhalde uydurma şirket aracılığıyla kendisinin üstlendiği filmi. Filmin ismi "çıkışlar hediyelik eşya dükkanından" yani gayet manidar, bu kadar gezdiniz ettiniz hadi bakalım elleri cebe götürün de şurdan şapka kalem bir iki bi şey alın kazım mazık alcaksınız artık çünkü çıkışlar da oradan diyor. Müzelerde, galerilerde vs hediyelik birşeyler satan yerlere gönderme bir bakıma. "Bana ödeme yapmadan gidemezsin" tipik burjuvazi talebi yani. Film, belgesel dalında Oscar'a da aday gösterilmiş,   ödül falan alamamış, sanatı ve sanatın ticari boyutunu sorgulayan öykümsü bir film. ( bu arada belgesel olduğu tartışmalı, kurmaca olduğunu iddia edenler var)

Banksy'i tanıyanlar tanır. Londrada ve neredeyse tüm dünyada, hatta Filistindeki esaretin timsali utanç duvarında bile stencil (kalıptan boyama) denen yöntemle eserlerini işliyen bir sanatçı, bir aktivist. Kapitalizmi ve onun dünyayı ne hale getirdiğini anlatan, parasal bir manaya dönüşmediği için unuttuğumuz değerleri hatırlatan çizimleri olan kimliği belirsiz saklı gizli ama binlerce takipçisi olan bir adam. Tüm eserleri ironik bir o kadar da yutkunma zorlaştırıcı, sarsıcı, şaşırtıcı, vay be dedirtici biri.



Böyle şeyler çizen bir adam, üstelik sokakta yaptığı için aslında medyadan internetten falan daha etkili, mesajları daha ulaşılabilir. Bu zeka fışkırtıcısı abimiz oturmuş bir film yapmış, daha doğrusu kendi iddiası ile belgesel yapmış. Filmde kısaca, sokak sanatçılarının işlerini kameraya çekmeye tutkun Fransız göçmeni bir adamın hikayesi anlatılıyor. Herkes filmin Banksy hakkında olacağını zannederken, nasıl oluyorsa bu videocu adamın hikayesini dinliyoruz. Adam aslında biraz kıt akıllı biri ama bir şekilde önce diğer ünlü graffiticilerle en son da Banksy ile tanışmayı başarıyor. Çizimlerin duvarlara işlenme anlarını, polisten kaçıslarını, binalara nasıl tırmandıklarını vs kaydediyor. Amacı bunları belgesel yapmak ama adam o kadar eksik zekalı ki bunu beceremiyor. Banksy de buna iyilik etmek istiyor ve diyor ki git sen de bu çizimlerden filan yap benim gibi olursun, sergi açarsın, onları satarsın, sen de kendi stilini yarat diyor.

Adam bu gazı alıp hemen kendine bir isim buluyor ve bir de kendince tema. Mr. Brainwash ismi, teması da bu sistemin çarkları beyinlerimizi yıkıyor uyanın gibi bir şey. He çok orijinal di mi? ben de çok zekice buldum ! Neyse efendim, bu adam (aralardaki mevzuları hızlı hızlı geçersek) çakma çizimlerle (mesela ikonik marilyn monroe resmini ya da elvis resmini değiştirerek vs) zor bela bir sergi açıyor. Serginin ismi de 'life is beautiful". çok düşünmüş bu özgün ismi bulmak için. Neyse işte,  müthiş bir reklam kampanyası yaparak eserlerinin tonla paralara satılmasını sağlıyor. Reklamlarını yaparken başta Banksy olmak üzere zaten tanışık olduğu diğer ünlü sanatçıları da kullanıyor. Burada önemli bir detay var, Mr.Brainwash bu işlerini yaparken sürekli Banksy ve onun işlerinin dehasını kendine örnek alıyor, sürekli ondan bahsediyor. Seyirci burada ister istemez sen kimdin ki kendini onunla karşılaştırır oldun diye kendine sormadan edemiyor tabi ki. velhasıl kelam bomboş saçmasalak resimlerinin filan olduğu sergisi aylarca açık kalıyor milyon dolarlık satışlar yapıyor, yani adam köşe. Aşağıdaki gibi resimler mesela; tüm işleri de parayla tuttuğu bir ekibe yaptırıyor.


şimdi gelelim işin özüne, Banksy niye kendi hikayesini anlatmamış da Fransız denyosu üzerinden bir hikaye anlatmış? Çünkü filmin içinde Banksy'nin işlerini görüyoruz, bu adamın yaptıklarının yanında o kadar zekice ve o kadar ironik duruyor ki. Banksy de aslında gerçek hayatta işlerinden çok para kazanmış bir adam ama neden bu adama kazandırttığı parayı "metalaşmış içi boş sözde sanat" kisvesi altında göstermiş?? Biz niye ne idüğü belirsiz bir safın, sanatın sırtından zengin olma hikayesini izledik? Ben size söyleyim.

Öncelikle bu noktada kapitalizme giydirmenin Allahı var orayı atlamıyoruz. Marilyn resminde yüz kısmına Obama'nın yüzünün fotoşoplanması gibi salak sulak şeyleri sırf iyi reklam yaptığı için binlerce dolara satması, bu yüzyılın insanının nasıl da koyunlaştırıldığının hikayesi orası tamam. Hatta bu adam belgeselin başlarında video çekmek ile aşk yaşamazdan evvel ne yaptığını anlattığında, şunu söylemişti; vintage eşyalar satan bir dukkanı varmış. Eski püskü şeyleri 50 dolara alıp yıkayıp ütüleyip 500 dolara satıyormuş. Biz zaten mesajı oarada almıştık. Zaten hepimizin bildiği bu popüler esareti bir de böyle göstermişler. Gerçi aramızda hala uyanamayanlar var di mi? ya da uyanmış olsa da arasıra tekrar dalanlar vardır :)

Banksy'nin yapmaya çalıştığı bence tam olarak şu olmuş, yaratıcı zeka kapasitesini konuşturmuş ve Mr. Brainwash üzerinden kendi işinin asla çakma olmadığını,  sırf para için kendini satmadığını göstermeye çalışmış filan. Yani etik olmayan kötü örneği gösterip kendini yüceltmiş biraz sanki. Şimdi hilesini yakaladım desem bile yaratıcılığına ve protest tavrına saygımı sunarım. Adam copyright bile sallamayan bir adam. Sitesine buradan bakabilirsiniz der ki, bu resimlerden istediğinizi download edebilirsiniz, ama ticari amaçlı kullanırsanız bu iyi bir şey değil biliyorsunuz...pek de alicenap bir insanmış. Bilmemne ünlü sanat galerilerinin sergi tekliflerini, bilmemne ünlü markasının reklam tekliflerini vs elinin tersiyle iten bir adam bu. Filistindeki iğrenç duvara resim çizen kaç kişisiniz ey dünya halkı?


ya ya....ya...

17 Kasım 2012 Cumartesi

Fanaa...


Her izlediğim filmi aslında bu blogta paylaşmıyorum. Çok film izlerim lakin her film beni etkilemez. Bir filmin beni etkileyip etkilemediğini izlediğim günün ertesi sabahı uyandığımda aklıma gelip gelememesinden anlarım. O yüzden bu blog içerik olarak henüz dolu dolu değil, tabi blog fikrini geç bulduğum için önceden  izleyip yazamadıklarım daha çok.



İşte 2006 yapımı bir Bollywood filmi olan  "fanaa"yı dün akşam izledim, molalarla birlikte akşa 7'den 11'e kadar sürdü. Esasen insan kapasitesi en en fazla 3 saat dayanır film izlemeye, bu film de 168 dakika görünmesine rağmen molalarla 4 saate dayandı.

Garip olan şu ki, pek sıkılmadım, zira tam film bitti derken II. perde yazıyor ve izleyiciyi pek fena şaşırtıyor. Çünkü aslında sıradan bir bollywood aşk hikayesi diye başlıyor film. "Black" filmini henüz yeni izlemişken, bir tane daha hintli kör kız, gene mi yaaa... diye isyanla başladım.
Amma fekat lakin, ikinci perdeye kadar sıkılmış olanlar ikinci perdede birden aksiyon ve gerilim içinde buluyor kendini. Bu nasıl bir geçiş ey yönetmen??? serseri çocuk (rehan yani aamir khan) sonradan bir ameliyatla şıp diye gözleri açılan kör kızı (zooni yani kajol) kendisini öldüğüne inandırıp, Hindistan -Pakistan arasındaki Keşmir  meselesinde gizli bir gerilla örgütünün başındaki amcasına çok önemli bir silah parçası götürme görevi için yokoluyor. Yaniciğime, ilk sahnede kızla oğlan yağmırlar altınada dans edip, sevişiyorlar, yeni delhinin altını üstüne getiriyorlar, birbirlerine şarkılar söylüyorlar...buraları hep klasik bollywood sahneleri.
Sonra birden bire "mission impossible" tadında kaçma kovalama sahneleri. Gerçekten hayatımda böyle hızlı bir geçiş görmedim fakat farklı olarak bu hızlı geçiş fazla rahatsız etmiyor zira hemen aksiyona kendinizi kaptırıvermiş oluyorsunuz.  İkinci perdenin zooni kızımıza ne zaman bağlanacağını düşünürken, tabiki rehan onca kovalamacadan yorgun ve yaralı bir halde zooni'nin aykalarının dibine düşüveriyor. Üstelik bir oğulları olmuş ve annesi adını "rehan" koymuş. Karşılaşma sahnesinde, zooni rehan diye bir bağırıyor, e tabi seyirci de diyor ki hani o zaman kördü nasıl tanıdı şimdi? tabiki tanımadı, aynı ismi verdiği oğlunu çağırıyormuş meğer...bu şaşırtmaca iyiydi filmi ilerleyen sahnelerin de suyunu çıkartana kadar kullanıldı zaten.


Efenim, burdan sonrası yine dram/duygusal, hatta biraz fazla da duygusal zira Rehan'nın özgürlük mücadelem mi yoksa kaybedip yeniden bulduğum aşkım mı? ikilemini tartışıyor. Tabi ki rehan'ın bu açmazı ve zooni'nin bunca yıllık hayal kırıklığının ağırlığı seyirciyi de içine sarıp götürüyor. Diyorum ya iyi film/iyi oyunculuk göstermeye çalıştığı duyguyu aynı zamanda yaşatandır. Biz en son, al yazmalımda da bu duyguyu oyuncularla birlikte bizzatihi yaşamıştık, o yüzden al yazmalım kült film oldu. Fanaa filmi de böyle duyguyu yaşatan bir film, bu yüzden güzel, bu yüzden sabah sabah yine aklımda....



Şimdi eleştirilecek şeyler yok mu? elbetteki var,  kör kızın gözlerinin şıp diye açılması, bir kurşunla dumanı tüte tüte düşen helipkopterler, esas oğlanın vurulup vurulup ölmemesi, sürekli şarkılı türkülü dans sahneleri, göze batan uçurumdan düşme sahneleri gibi. Tabi bunlar filmin acemilikleri, yönetmen değilim, belki de bu seyircideki gerçeklik hissini aniden kıran noktaları yok etmek mümkün değildir ya da çok zordur, bilemem ama seyirciyi anlık da olsa ekrandan kopartır bunlar.


Gelelim, süper detaylara, zooni'nin babasının çokcuksu endişeli hali, annesinin bilgeliği, rehan ve zooninin oğullarının sevimliliği, sürekli tırmanan kurgusu, eşsiz doğa manzaları, siyasi bir meseleye yanlı da olsa bir şekilde vurgu yapması ve tabi ki de aamir khan'ın müthiş oyunculuğu. Bu adam için ayrı bir post yapmalıyım...kızın peşinden saatlerce koşarak en sonunda sabaha karşı yanına vardığında mosmor olmuş dudakları filmin en güzel detayıydı bence. son olarak bir hint klasiği olan bitişik kaşlarıyla bayan oyuncu kajol'a da burada selam çakalım.

En önemli şeyi söylemeyi unuttum, filmin müzikleri, hikayenin içine sizi alıp kilitleyen en önemli şey müzik, müthiş güzel müzikleri var, özellikle duygusal sahnelerde çalan "Mere haath mein" inanılmaz güzel.şiddetle tavsiye olunur...